Aynı coğrafi bölgenin bir siyasi haritada, bir uydu görüntüsünde ve küçük bir dünya küresindeki temsillerini gözünüzün önüne getirin. Hepsi muhtemelen farklı bir dünyayı anlatıyor gibi gelir. Sınırların yapaylığı veya ülkelerin/coğrafyaların büyüklüklerindeki tutarsızlıkları fark edebilirsiniz. Örneğin bugün herhangi bir siyasi dünya haritasını açtığımızda, Rusya devletinin topraklarının doğu batı yönündeki genişliğini Afrika kıtasının tamamının genişliğinden daha büyük algılamamız mümkün. Ancak gerçeğin böyle olmadığını, 3 boyutlu küresel dünyanın düz bir kağıda (Mercator projeksiyonu ile) aktarılırken ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe alanların esnemesinin bu algılamaya neden olduğunu biliyoruz.
Düz bir kâğıda aktarılan dünya; sınırlarla bölünmüş, güçlü devletlerin devasa, sömürülen coğrafyaların ise küçücük gösterildiği politik bir illüzyondur. Anarşist coğrafyacı Elisee Reclus ise işte bu illüzyona tam yüz yıldan fazla sene önce itiraz etmişti.
Bu algıyı yıkmak ve insanlığa başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermek için çılgın bir fikir ortaya attı: Büyük Küre Projesi. Reclus’nün bu projesi sadece coğrafi bir maket değil, insanlığın ortak evi olan yeryüzünü hiyerarşilerden ve devlet baskısından arındırarak görme çabasıydı. Projenin amacı gezegenimizin coğrafi olarak kusursuza yakın, bilimsel açıdan kesin ve insanlığı birleştirici bir temsilini yaratmak üzerine kurulmuştu.
Kartografyanın Egemenliğine Karşı Bir İsyan
19. yüzyılın sonlarında coğrafya, egemen güçlerin toprak paylaşma, sömürge alanlarını belirleme ve ulus-devlet sınırlarını halkın zihnine kazıma aracı haline gelmişti. Reclus ise tam aksini savunuyordu. Onun gözünde dünya; üzerinde yaşayan tüm canlıların ortak, bölünmez ve özgür alanıydı.
Reclus, iki boyutlu düz haritaların dünyayı kaçınılmaz olarak çarpıttığını, egemen kültürleri merkeze koyarak sömürgeci bir algı yarattığını savunuyordu. Reclus, düz bir yüzeyin küresel bir yüzeyi asla tam olarak temsil edemeyeceğine dikkat çekerek çözümü boyut değiştirmekte buldu. Bir küreyi temsil etmenin en iyi yolunun onu başka bir küreyle modellemek olduğunu savundu. Kürelerde dağların ve tepelerin yüksekliklerinin abartılmasına, sahte kabartmalra karşıydı ayrıca geçmişte sergilenen büyük kürelerin (örneğin Paris Fuarı’ndaki veya Londra’daki Wylde küresi) coğrafi bir doğruluk iddiası taşımadığını ve daha çok uzaktan bakılmak üzere yapılmış görsel şovlar olduğunu hatırlatarak, kendi hayalindeki kürenin ince detaylara ve bilimsel kesinliğe sahip olmasını hedefledi.
1900 yılında Paris’te düzenlenecek olan Dünya Fuarı için devasa bir küre inşa etmek isteyen Reclus’nün hayalindeki tasarıma göre bu devasa yapı, aslına uygun ölçekte dev bir dünya kabartması olacaktı.
Ayrıca Reclus bu büyüklükte bir projenin tek bir çabayla gerçekleştirilmesinin zorluğunu öngörerek, kolektif bir çalışma ve küresel bir işbölümü önerisinde de bulunuyordu. Dünyanın farklı bölgelerinden her coğrafya topluluğu kendi bölgesini standartlaşmış ondalık ölçeklerle üretecek ve son olarak bu parçaların bir araya getirilmesiyle devasa bir yerkürenin inşa edilecekti.
Küre’nin Büyüklüğü
Reclus’nün hayalindeki kürenin çapı tam 127.5 metreydi. Kürenin büyüklüğü en az 1:1.000.000 ile 1:100.000 arasında değişen devasa boyutlara ulaşıyordu. Bu büyüklüğün asıl amacı ise bu modellerin rastgele değil, kolay karşılaştırma yapılabilmesi için tam ondalık sayılara sahip standart ölçeklerle (100.000, 50.000 vb.) inşa edilmesiydi.

Élisée Reclus’un küresi, iki Big Ben (Elizabeth Kulesi) veya dört Pisa Kulesi yüksekliğinde düşünülmüştü. Büyük bir dış kabuğa ve içinde daha küçük bir küreye sahip olacak komplekste insanlar her şeyi görmek için uzun ve dolambaçlı bir rampadan yukarı çıkabileceklerdi. Bu projenin Eyfel Kulesi’nden bile daha fazla paraya mal olacağı düşünülüyordu. Tamamlanmamış olmasına rağmen, Büyük Küre, bugün Dünya’ya bakış açımızı etkileyen özel ve önemli bir proje olarak kabul ediliyor.
Bu Küre Bize Ne Anlatıyordu?
Reclus’nün küresi, dışarıdan bakılan sıradan bir dekor değildi. İnsanlar kürenin etrafına veya içine inşa edilecek rampalardan yürürken, dağların, vadilerin ve nehirlerin gerçek kabartmalarını doğrudan deneyimleyebilecekti.
Peki, bu tasarımı bu kadar sarsıcı ve “toplumsal coğrafya” perspektifinden büyüleyici kılan neydi?
- Sınırların Yok Edilmesi: Kürenin üzerinde hiçbir yapay siyasi sınır, gümrük kapısı veya askeri bölge işaretlenmeyecekti. İzleyici sadece doğanın sürekliliğini görecekti.
- Hiyerarşisiz Bir Bakış: Düz haritaların aksine, küre formunda hiçbir kıta veya ülke “üstte” ya da merkezde değildi. Her yer, bütünün eşit bir parçasıydı.
- Kardeşlik ve Ortak Yaşam Sembolü: Reclus, insanların bu devasa yapıyı incelerken kendi küçük dünyalarından sıyrılıp, insanlığın tek bir küre üzerinde yaşayan büyük bir aile olduğunu ve sınırların yapaylığını hissetmesini amaçlıyordu.
Reclus coğrafya kurumlarının merkezinde yer alacak bu devasa modelin, ırk veya milliyet ayrımı gözetmeksizin tüm insanlığa ait olmasını ister. Reclus’e göre bu küre, ziyaret eden her insanın kendini “evinde” hissedeceği, kendi ülkesini daha iyi tanıyacağı ve hatta modele düzeltmeler önerebileceği bir buluşma noktası olmalı; en önemlisi de hepimizin “tek ve aynı ailenin bir parçası” olduğu duygusunu güçlendirmelidir.
Neden İnşa Edilemedi?
Bu proje, dönemin otoriteleri ve fuar komitesi için fazla “tehlikeli” ve maliyetliydi. Ulus-devletlerin güç gösterisi yaptığı, sömürge ganimetlerinin sergilendiği bir dönemde, sınırları tamamen ortadan kaldıran ve anarşist bir coğrafyacının elinden çıkan bu barışçıl anıtın yükselmesine izin verilmedi. Elbette maliyeti yüksekti ama asıl sebep politikti. Bilim insanlarının böylesi bir kürenin önemini anlamamaları, eğitim ve farkındalık seviyeleri de önemli bir başka nedendi. Tüm bu sebeplerle proje kağıt üzerinde, çizimlerde ve Reclus’nün yakın dostu Patrick Geddes ile yaptığı fikir alışverişlerinde bir hayal olarak kaldı.
Bugün Küre’ye ve Reclus’ye Bakmak
Bugün Ortadoğu olarak tarif edilen coğrafyada veya Afrika’da yaşanan savaşlar ve olası sınır değişiklikleri üzerinden her gün başka bir haritayla karşılaşıyoruz. Haberlerde göçmenlerin/mültecilerin yaşadıkları zulümleri, tel örgülerle bölünen sınırları ve coğrafyaların nasıl savaş alanına dönüştüğünü görüyoruz. İşte Reclus’nün bu dev küresi, bu yönüyle bize coğrafyanın sadece devletlerin sınır çizgilerinden ibaret olmadığını hatırlatan en güzel toplumsal coğrafya manifestosudur diyebiliriz.
Bugün Reclus’nün hayalinin fiziki olmasa da dijital olarak gerçekleştirildiğini de biliyoruz. Günümüzde uydu teknolojileri (LiDAR, radar topografyası vb.) sayesinde Dünya’nın yüzey şekilleri milimetrik hassasiyetle, hiçbir abartıya kaçılmadan modellenmekte. Ancak bu teknolojiler Reclus’nün sergilemek istediği Küre’nin ruhundan oldukça uzaktır. Reclus’nün devasa küresi bilimsel bir anıttan fazlasıdır.
Bu sebeple gerçekten bir fiziki Küre sergilene kadar (ki belki de gerek yoktur ama olsa da hoş olmaz mıydı?) dünya haritalarına ve uydu görüntülerine bakarken Reclus’nün hayalindeki o Büyük Küre sergisindeymişiz gibi hayal edelim. Sınırsız dünyanın hayal değil gerçek olduğunu, herhangi bir kentin/bölgenin kendiliğinden “tehlikeli”, “sorunlu” olmadığını, insanlığın ve tüm yeryüzünün tek ve Küresel bir aile olarak ahenk ve barış içerisinde yaşayabileceğini düşünelim.
Haritaları egemenlerin elinden alıp, yeryüzünü yeniden hepimizin ortak evi olarak görebilmek dileğiyle…
Kaynaklar
Dunbar, G. S. (1974). Elisée Reclus and the great globe. Scottish Geographical Magazine, 90(1), 57–66. https://doi.org/10.1080/00369227408736269
https://theanarchistlibrary.org/library/elisee-reclus-a-great-globe
https://www.museumoflearning.org/stories/what-is-a-perfect-globe/
https://www.libertarian-labyrinth.org/from-the-archives/elisee-reclus-great-globe/



